ESKİÇAĞ UYGARLIKLARINDA BİLİM
Gerçekte, bilimsel etkinliklerin izi, insanlık tarihi ile koşut olarak sürülebilir. İlk uygarlıklardan biri olarak kabul edilen ve M. Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da gelişen Sümer ve daha sonra da Babil uygarlıklarında ilk bilimsel bilgi üretimi başlamıştır. Bu, daha önce hiçbir bilgi üretilmediği anlamına gelmez. Ancak yazının bulunması veya bulunan en eski yazıtlar, bu döneme tekabül ettiği için “Tarih Sümer’le başlar” düşüncesi tarihçiler arasında genel bir kabul görmüştür. Bu aynı zamanda şu demektir: Bilimsel bilgi yazı yoluyla evrensel birikime aktarılmadığı müddetçe, bilginin kullanılması ve üretilmesi ve buna eşlik eden süreç bilim tarihçisi için kesinlik taşımaz. Çünkü yazılı bir literatür oluşmadıkça bilimin gelişmesi mümkün görülmemektedir. Bu anlamda da, nesnel bir doğaya sahip olmayan, sezgisel ve sağduyuya dayanan ezoterik bir bilgi anlayışı “bilim” olarak kabul edilememektedir. Kuşkusuz bu, bu tür bilgilerin anlamsız veya yanlış olduğu anlamına da gelmez. Mesela yazılı tarih öncesinde yani M.Ö. 2500-10000 yıllarına denk düşen ve sırasıyla Yontma Taş, Cilalı Taş ve Maden çağı devirlerinde insanlar önce taşları ardından da madenleri kullanmaya başlamışlar ve birtakım basit ihtiyaçlarını karşılamışlardır.
Mezopotamya yazıtlarından, matematik, astronomi ve tıp bilimlerinde birtakım çalışmaların yapıldığı ve bir bilgi üretiminin başladığı görülmektedir. Bu dönemde, özellikle alan ve hacim hesapları yapılabiliyordu. Öyle ki sayısının Sümerler tarafından bilindiği ve 3 olarak kullanıldığı bilinmektedir. Çünkü bilindiği gibi, sayısı daire, silindir ve kürenin alanlarının bulunmasında gerekli bir parametredir. Geliştirdikleri 60 tabanlı sayı sistemi ile birinci ve ikinci dereceden denklemlerle ilgilendikleri ve Pisagor teoremini bildikleri ve kullandıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca dairenin 30 dereceye bölünmesini ve günün 24 saate saatin 60 dakikaya dakikanın da 60 saniyeye bölünmesini Babillilere borçlu olduğumuz bilinmektedir. Hatta yılın uzunluğunu sadece 4.5 dakika gibi küçük bir hata payı ile hesaplamış olmaları hayret vericidir. Ek olarak karekök ve küpkök alma ve kesirli sayıların kullanılması da bu döneme kadar uzanmaktadır. Öyle ki Roma rakamlarına nispetle çok daha kullanışlı olan bu 60 tabanlı sayı sisteminin Batlamyus’un Almagest’inde kullanıldığı görülmektedir. Çünkü Roma rakamları hem kesirli sayılar için elverişsiz hem de sıfırı içermediği için eksikti.
Bunun dışında gökyüzünün herkesi hayrete düşüren yapısı ve gök cisimlerinin periyodik hareketleri onların da dikkatinden kaçmamış, daha sonra İslam dünyasına da esin kaynağı olan Ay takvimini geliştirmişlerdir. Ayrıca Merkür Venüs Mars Jüpiter ve Satürn den oluşan beşli gezegen sistemini geliştirmişlerdir. Tıp ise her dönemde olduğu gibi bu dönemde de ilgi kaynağı olmaya devam etmiştir. Çünkü “hastalık-sağlık” konuları insan yaşamının korunması için elzemdir ve bu anlamda da insanın “yumuşak karnını” oluşturmaktadır. Bu özelliğiyle tıbbın diğer bilimlerden farklı bir yanı vardır, bazı konularda yapılan çalışmalar ve geliştirilen düşünceler mahkum edilebildiği halde tıp alanındaki çalışmalar bir süreklilik içerisinde gelişme göstermiştir. Öyle ki Antik Yunan ile İkinci aydınlanma olarak da adlandırılan Rönesans dönemleri arasında yer alan Orta Çağ döneminde her alanda yaşanan durgunluk tıp alanında bu derece yaşanmamış ve antik düşünce sistemi Güney İtalya’nın Salerno kentinde zayıf bir biçimde de olsa hayatiyetini sürdürmüştür. Bazıları Rönesans’ın İtalya’da başlamasına bunun sebep olduğunu bile ileri sürmektedir. Gerçi modern çağlarda insan kadavraları üzerinde diseksiyon çalışmalarının yapılması uzun süre Kilisenin baskısıyla yapılamamışsa da tıp bilginleri çeşitli hayvanlar üzerinde çalışmalarını sürdürmüşlerdir.
Bu dönemde Çin’ de Hindistan’da Orta Asya’ da ve Anadolu’da da bilgi üretiminin başladığına tanık olmaktayız. Bu da bizim bilim tarihini insanlık tarihiyle paralel bir şekilde ele almamız gerektiği savımızı teyit eder. Çünkü bilindiği gibi ilk modern insana ait kalıntı ve fosillere bu bölgelerde rastlanmıştır. Mesela Çin’ de ve Hindistan’da 10 tabanlı sayı sistemlerinin kullanıldığı ve modern sayı sisteminin esasını oluşturan bu sistemin daha sonra İslam bilginleri tarafından geliştirilerek Avrupa’ya taşındığı bilinmektedir. Çinliler takvim hesaplamalarında diğer uygarlıkların kullandığı Ay ve Güneş i değil yıldızları esas almışlar ve yıllık veya aylık değil günlük hesaplamalar kullanmışlardır. Çin yazıtlarında güneş lekelerinden, meteorlardan hatta kuyruklu yıldızlardan bahsedildiği görülmektedir. Yine barutun pusulanın ve bir tür matbaanın ilk kez Çinliler tarafından üretildiği ve tüccarlar tarafından Avrupa’ya götürüldüğü neredeyse kesinlik kazanmıştır. Tıp alanında ise akupunktur tedavisinin temelleri M. Ö. 2500 yıllarına kadar sürmektedir.
Hintlilerin de özellikle matematik ve astronomi alanında çalıştıklarını biliyoruz. Güneş ve ay tutulmaları üzerinde sağlam öndeyilerde bulundukları ve bazı gezegenlerin yörüngeleri hakkında ayrıntılı bilgi verdikleri de görülmektedir. Hatta Aryabhata isimli Hintli bir astronomun ilk kez dünyanın kendi etrafında döndüğü şeklinde bir fikir ileri sürüldüğü eski Hint yazıtlarından elde edilmiştir. Ne var ki onun evreni yer merkezli idi.
Mısırlılar ise özellikle astronomi ve tıp ve mimari alanlarında ileriydiler. Babillilerden aldıkları takvim anlayışını geliştirerek, güneş hareketine dayalı, 365 günden oluşan ve bugünkü modern anlamdaki takvimi oluşturan gelişmeleri onlara borçluyuz. Tıp alanında çağındaki diğer uygarlıklardan çok ileriydiler. Özellikle ölülerini mumyalama geleneklerinden dolayı anatomi hakkında çok şey bilmekteydiler. Ayrıca dişçilikte ilk kez dolgunun ve dişleri telle birbirine bağlamanın eski Mısırlılara kadar gittiği ve ilk kez dikiş atma usulünün onlarca uygulandığı neredeyse kesin kabul edilmektedir. Mimari de ise M. Ö. 2000’ lere kadar uzanan piramitler onların bu alanda da ne kadar gelişmiş olduklarına işaret etmektedir.
Anadoluda gelişen Hitit, Urartu, Firigya ve Lidya uygarlıklarında ise bilimsel bilgi üretimi hiçbir zaman Mezopotamya ve Mısıra ulaşamamıştır. Ancak Lidyalıların parayı tarihte ilk kez kullanmaları modern ekonomin öyküsünün başladığı noktayı oluşturmaktadır.
Doğudan batıya doğru gelişen bilimsel etkinlik Antik Yunan’ dan önce M. Ö. 2000-1400 arasında Girit (Minos) ve Aka (Miken) uygarlıklarını doğurmuştur. Bu medeniyetin bulunması daha yenidir. Bu uygarlık bulunana kadar bilim ve sanat tarihçileri Antik Yunan medeniyetinin nasıl filizlendiğini anlayamamışlardı. Yani Mısır’la Yunan arasındaki eksik halkayı Minos ve Miken uygarlıkları oluşturuyordu. Minos uygarlığı özellikle denizcilik ve mimaride çok gelişmişti. Doğu Akdeniz’e hakim olan bu uygarlık zamanın bilgi birikimini Mısır’dan ve Mezopotamya’dan önceleri ticaret yoluyla sonra da bizatihi bilim ve sanat adamları aracılığıyla Minos’a akıttılar. Minos uygarlığının sona erişi hakkında farklı iki görüş vardır. Birincisi Minos uygarlığının bir deprem ve onu takip eden bir tsunami ile yıkıldığı, diğeri ise buna Kuzeyden gelen güçlü Aka akınlarının sebep olduğu şeklindedir. Belki de ikisi de doğrudur. Yaşanan afet sonrasında zayıflayan Minos uygarlığı güçlü Akalara direnemedi ve yerini Miken uygarlığına bıraktı. Ne var ki bir süre sonra Aka lar da Balkanlardan gelen barbar Dor ları durduramadılar ve Akalar, Dorlar ve İyonyalılardan teşekkül eden Yunan halkı Ege denizi çevresinde kent devletleri kurarak yerleştiler. İlk kez Hellen adı da “barbar olmayan” ya da uygar anlamında bu dönemde kullanılmaya başlandı.
Böylece tacirlerin seyyahların askerlerin ve sonra da bilim ve sanat insanlarının Doğu’dan öğrendikleri bilgiler Antik Yunan ulusunun potasına akmaya başlamıştır. Ancak eski uygarlıklardaki olgu toplama, teknik bilgiyi artırma ve pratik ilgi ve ihtiyaçlara cevap arama ötesinde teorik nitelikte sorulara ciddi bir yönelme göze çarpmamaktadır. Doğanın yapı ve işleyişi üzerinde herhangi bir teorik spekülasyona gidildiği de bilinmemektedir. Ancak spekülatif ve kavramsal düşüncenin Antik Yunanla başlaması bir bakıma da tarihsel bir zorunluluktu. Çünkü gündelik hayatın yürütülmesi için gerekli bilgi birikimi bir bakıma zaten üretilmiş ve spekülatif felsefe geleneğinin yolu açılmıştı. Zaten gerçek anlamda bilim gözlemlerimizi açıklama ve evreni anlama ihtiyacının belirdiği noktada başlar. Bununla birlikte mesela Çin’de M. Ö. 6 yy’da Loa Tse ve Konfüçyus’la başlayan felsefi geleneğin nasıl olup da Antik Yunan’dakine benzer bir bilimsel düzeye erişemediği ciddi bir araştırma konusu olarak karşımızda durmaktadır. Buna Çin’in homojen ve dış dünyaya kapalı yapısı ile özellikle 14-20 yy’lar arasında hüküm süren Ming ve Quing hanedanlıklarının baskıcı tutumu sebep olarak gösterilmektedir. Yine, köy ekonomisine dayalı Çin ekonomisinin bilime ve teknolojik gelişmeye ihtiyaç duymaması ve Buda ve Tao felsefesini birleştiren Konfüçyus düşüncesinin evrene ve maddeye değil de zihne ve insana vurgu yapmasının ve bu anlamda da bir doğa felsefesinin gelişememiş olmasının neden olduğu söylense de bence bu konu daha çok araştırılmaya muhtaçtır.
Kaynaklar:
• George Sarton, Bilim Tarihinde Yöntem, Doruk yayınları
• Bilim Tarihi’ne Giriş, Sevim Tekeli vg, Nobel yayınları
• Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi yayınları
• Bilim Tarihi, Colin Ronan, TUBİTAK yayınları
• Osman Gürel, Doğa Bilimleri Tarihi, İmge yayınları
• Muammer Sencer, Bilim Tarihinde Dönüm Noktaları, Say yayınları
Cevdet COŞKUN
BİLİM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ
Net ve üzerinde uzlaşılmış bir tanımı olmamakla birlikte, bilim doğru düşünme ve sistematik bilgi edinme süreci olarak tanımlanabilir. Yine, deney ve gözlem yoluyla yanlış bilgiyi doğru bilgiden ayırmaya yarayan ve karmaşık bir yapıda karşımıza çıkan olayları, neden-sonuç bağı altında bir araya getirmek suretiyle genel kavramlara yükselmeye yarayan bir tür doğru düşünme sanatı olarak da tanımlanmaktadır. Bilimin tanımı üzerinde bir uzlaşının olmaması belki de onun dinamik yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü, bilimin bu dinamik doğası ister istemez onun hakkındaki anlayışlarımıza da yansımaktadır.
Son yıllarda yaygınlaşan bir kabul ise, bilimi sadece bir bilgi yığını olarak değil bir tür düşünme yöntemi olarak görmektir. Bu anlamda bilim sadece bir sonuç değil aynı zamanda ve belki ondan daha fazla süreçtir de. Bu süreç bir bulma, doğrulama ve uygulama yöntemidir. İnsanlık uzun geçmişinde aynı amaçlar için başka yollara da başvurmuştur. Mitolojik düşünce, metafizik yargılar ve din bunlardan en önemlileridir. Ancak bilim bunlar arasında biriken ve ilerleyen biricik insan etkinliği olarak kabul edilir.
Peki bilimi anlamaya neden ihtiyaç var?.Çünkü bilim, kendisine duyarsız kalamayacağımız şekilde, ürettikleriyle ve sonuçlarıyla yaşamımızı giderek artan ölçüde etkilemektedir. Öyle ki insanlık bugün, bilginin geçirdiği dönüşüme dayalı olarak farklı dönemlerden geçmekte ve her dönemde, dünyayı ve evreni anlamada kullanılan kavramlar ve anlayışlar değişmektedir. Mesela bir zamanlar, tarıma dayalı toplumlarda bir toplumun zenginliğinin ölçüsü, sahip olduğu toprak miktarı olarak görülürken (fizyokratlar), daha sonraları sahip oldukları altın ve gümüş gibi değerli taşlar oldukları kabul edilmiş (Merkantilizm), 1750 lerde sanayi çağına geçilmesiyle bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ürettiği çelik ve enerji miktarı ile ölçülür olmuştur. İlk kez Alvin Toeffler tarafından dile getirilen ve 1957 de Sputnik’in uzaya fırlatılmasıyla başlayan bilişim (bilgi-iletişim) çağında ise gelişmişlik düzeyi enformasyon teknolojisini oluşturan mikroelektronik, telekominikasyon ve bilgisayar teknolojisinin imkanları ile sahip olunan bilgi birikimi ile ölçülmektedir. Bu anlamda da bilimi tanımak çağımız aydını için entelektüel bir sorumluluktur.
Bilimi anlamada pek çok farklı yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bazıları, bilimsel bilgiyi üreten kişi ve kurumların tek tek ya da grup olarak taşıdıkları nitelikleri ve içinde bulundukları sosyal, ekonomik ve siyasal koşulları inceleyerek bilimi anlamak gerektiğini düşünerek bir bilim sosyolojisi ve bilim psikolojisi geliştirmişler, bazıları, bilimi anlamanın onun dilsel yapısının çözümlenmesinden geçtiğini iddia ederek bir bilim felsefesi etkinliği geliştirmişler, bir kısım bilim araştırmacıları ise bir disiplini ve olguyu anlamanın en iyi yolunun onun tarihsel gelişimini ve zaman içinde geçirdiği evrimi inceleyerek anlaşılabileceğini ileri sürmüşler ve bir bilim tarihi ve bilim antropolojisi etkinliğini sistemleştirmenin yollarını aramışlardır. Özellikle II. Dünya Savaşından sonra gelişen ve güçlü argümanlara sahip olan anti-bilimci yaklaşımlar da, bilimi sorgulayarak daha insancıl bir bilim anlayışının ve daha yaşanır bir dünya kurmanın yollarını aramışlardır. Gerçekte bunların hepsi merkezinde bilimin olduğu ve onu anlamak için geliştirilmiş ve birbirleriyle organik bir ilişki içinde olan entelektüel faaliyetlerdir. Ve bu tür etkinlikler hayatın merkezine o kadar yerleşmiştir ki, bilimi övmek de onu yermek de para eder olmuştur.
Biz bu konuşmamızda bilim kurumunu bir bilim tarihi bakış açısından değerlendirmeye çalışacağız. Bir bilimsel araştırma etkinliği olarak bilim tarihi bilimin gündelik hayatı büyük ölçüde etkilediği 20 yy’ ın başlarında ortaya çıkmıştır. Gerçi her araştırma alanı gibi bilim tarihinin izi de çok gerilere kadar sürülebilmekle birlikte, sistematik bir faaliyet alanı olarak varlığını duyurması ünlü Amerikalı bilim tarihçisi George Sarton’ un “Bilim Tarihi” (History of Science) isimli anıtsal kitabıyla başlamıştır. Dedik ki, bir disiplini öğrenmenin gerekli koşullarından biri, onun tarihsel evrimini incelemekten geçer. İşte bilim tarihi, bilimsel bilginin gelişim sürecini inceleyen bir araştırma etkinliğidir ve tarihi bilgilerden faydalanarak bilimsel kuramların çeşitli dönemlerde doğuşu ve yayılışını, bilim insanlarının düşünce biçimlerini ve sosyal kurumların gelişim sürecine etkilerini, felsefe ve sosyal bilimler gibi diğer düşünsel etkinliklerle karşılıklı ilişkilerini, teknik bilginin oluşumundaki yerini, bireylerin gündelik yaşamındaki değerini ve önemini sorgulayarak bilimsel etkinliği bütün yönleriyle tanımaya ve tanıtmaya çalışır. Bilim tarihi gerçekte, fizik, astronomi, kimya v.s. gibi belli bir disiplinin gelişimini değil, genel anlamda bilimsel düşünüşün gelişim sürecini aydınlatmayı amaçlar. Çünkü bilim birkaç büyük adam ve onların büyük kuramlarından oluşmuş olan bir kurum değildir. Bir düşünürün de dediği gibi “Tarih okumak daha ileriye sıçrayabilmek için geriye doğru gerilmekten başka bir şey değildir.”
Aslında Alexandre Koyre’ nin de dediği gibi bilim tarihi insanlık tarihine tutulmuş bir aynadır ve bu yüzden de bilim tarihi yapmaya çalışırken, onu düşünce tarihi ile koşut olarak ele almak gerekir. Çünkü bu serüvende bilimin gelişiminin salt mantıksal ve ussal süreçlerin bir ürünü olmadığı, aynı zamanda metafizik, dinsel, büyüsel, sanatsal ve hepsinden de önemlisi felsefi ögelerin de belirleyici bir rol oynadığı görülmektedir. Öyle ki, her bilimsel kuram hem içinde doğup geliştiği ortamın bir ürünüdür, hem de o ortamı dönüştüren bir paradigma sunar. Buna örnek olarak, genelde Darwin’in evrim kuramını vermek adet olmuştur. Bu kuramda devrimlere, sıçramalara ve köklü değişmelere yer vermeyen ılımlı ve konformist bir yan vardır. Bu karakteriyle evrim teorisi ile çağın yükselen değerlerinden siyasi liberalizm arasında bir benzerlik kurmak mümkündür. Yine Darwinci anlayışta ileri sürülen yaşam kavgasının dönemin rekabete dayalı kapitalist ekonomi anlayışı ile benzeştiği de ileri sürülebilir. Bu da Darwin teorisine benzer fikirlerin daha önce ileri sürüldüğü halde neden genel kabul görmesi için 19. yy’ ı beklemesi gerektiğini de açıklar. Benzer şekilde 20 yy fiziğinin ve Heisenberg tarafından ileri sürülmüş olan “Belirsizlik Prensibinin” çağımızda postmodern eğilimleri hızlandırması da düşünülebilir. Verilebilecek bir diğer önemli örnek Newton’un insanlık tarihinin en önemli bilimsel yazını olarak da kabul edilen Principia (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) isimli kitabında ileri sürdüğü “evrensel çekim yasasının”, kendisinin bir türlü kurtulamadığı “animist simya” inancından esin alabilmiş olabileceğinin ileri sürülmesidir. Çünkü Newton gök cisimlerinin birbirlerini bilinmeyen bir sebepten ötürü çektiklerini ileri sürmüştür. Bu açıklama O’nun aktif tinsel güçlerin karşılıklı etkileşimine duyduğu inançla açıklanmaya çalışılır. Bu tür örnekler farklı bilimsel kuramlar için de kolaylıkla ileri sürülebilir. Belki de Adorno’nun dediği gibi. “Sanıldığının aksine tarihe ve topluma yön veren akıl ve bilim değil belki de akıldışılık ve tutkulu insan doğasıdır”.
Bilim tarihçisi, bir bilim adamı ve mühendisten farklı olarak, bilimsel bilginin en son ürünlerini bilmekle tatmin olmazlar. Onlar, bunları olanaklı kılan ve yol açan gelişmelerin izini sürerek bilimin işleyiş mekanizmalarını bulup ortaya koymaya çalışırlar. Onlar için modası geçmiş ve önemsenmemesi gereken bir düşünce veya icat yoktur. Aksine, en son ürünler, bilim ağacının meyveleridir, kendisi değil. Meyveler acil gereksinimlerimizi karşılar, ancak ağaç olmaksızın meyve olmaz. Bilim tarihçileri, bilgi ağacını bütün kökleri ve dallarıyla birlikte bilmek isterler, bugünün meyvelerini takdir ederken, geçmişin ve geleceğin meyvelerini de dikkate alırlar. Çünkü bilimsel buluşlar keşifler geçicidir, kısa bir süre sonra eskilerinin yerini yenileri alacaktır, ancak bilimsel düşünüş ve bilimsel gelişme süreklidir. Bugün, ortalama bir fizik makalesinin ömrü 2.5 yıl olarak kabul edilir ancak bugünkü bilimsel seviyeye ulaşmada bunların hepsinin bir önemi ve değeri vardır. Bu anlamda bilim tarihi, teknoloji tarihinden ayrılır. Teknoloji tarihçisinin somut pratik gelişmelere odaklandığı yerde bilim tarihçisi bunları üreten fikirleri ve bilim insanlarını inceler.
Peki, insanoğlu bilgi toplamaya neden ve nasıl ihtiyaç duydu?. Buna genelde iki tür cevap verilir. Birincisi entelektüel bir etkinlik olarak katıksız bir bilme tutkusu, diğeri ise kılgıl (pratik) faydalar sağlayabilmek için. Bunların her ikisi de ilk bakışta çok makul görünüyor. Öncelikle, bilimsel bilgi üretiminin, insanın pratik ihtiyaçlarından kaynaklandığını savunanların argümanlarına göz atalım.
Henüz bilim adı altında anılamamakla birlikte, ilk insan yaşam savaşında varoluşunu sürdürebilmek için bazı bilgilere ihtiyaç duymuştur. Mesela ırmağın derinliğini ve ne zaman taşacağını, avı ile kendi arasındaki mesafeyi, avdan eve dönüşü esnasında karanlığa kalmamak için zamanı, sahip olduklarının miktarını bilmek için de sayıyı bilmeliydi.
Mesela ölçü birimlerinin tarihsel gelişimine kaba bir bakış bile, bize bilimsel sürecin ne şekilde işlediği hakkında bir izlenim verebilir. Çünkü ölçme her bilim dalının temelini oluşturmaktadır. Bugün bilimlerin gelişmişliği, bir bakıma ölçme kabiliyetlerinin bir ölçüsü olarak sunulur. Az önce bahsettiğimiz bu ilk toplayıcı insan gruplarından sonra gelen, daha kalabalık insan toplumlarında artık insanlar bir bakıma ilk modern toplumun temelini atmışlar ve bir işbölümü yapmak zorunda kalmışlardır. Artık herkes her şeyi üretmiyor ve farklı kişiler tarafından üretilen şeyler ise takas ediliyordu. Toplumun bu aşamasında insanoğlu artık takas etmeye ve ticaret yapmaya başlayınca hem alıcı hem de satıcı tarafından kabul edilmiş bir ölçü birimi bulmaya ihtiyaç duyuyorlardı. Bu ise çetin bir konuydu. İnsanın her zaman yanında taşıdığı bedeninin ölçülerini kullanmak iyi bir çıkış yolu oldu. Mesela başparmak genişliği, kolun uzunluğu, bir adımın uzunluğu ve insan boyu uzunluk ölçümlerinde bu tür ihtiyaçlara bir cevap olarak üretiliyordu. Yine tahıl ve benzeri alışverişlerde, ilk ağırlık biriminin iki elin avuçlayabildiği kadar tahıl bir ölçü birimi olarak kullanılıyordu. Daha değerli eşyalar için (altın gümüş ve diğer değerli taşlar) bir keçiboynuzu tohumunun ağırlığına denk düşen ve Hollandalı sömürgeciler tarafından kullanılan “karat” idi ki bu terim bugünün dünyasında bile hala geçerliliğini koruyor. Ancak daha sonra yeni sorunlar ortaya çıktı. Mesela iri yapılı biri ile zayıf biri takas yaparken hangisinin vücut ölçüleri geçerli olacaktı?. Buna yalnızca birinin karar vermesi gerekiyordu. O da ülkenin kralı. Mesela MS 1100 lü yıllarda İngiltere Kralı 1. Henry burnunun ucundan başparmağına kadar olan mesafeyi ölçtürerek buna yard adını verdi ki bu ölçü bugün bile Anglosakson ülkelerinde kullanılıyor. Gerçekten de her toplum kendi kralının vücut ölçülerini temel alarak bunu çözmeye çalıştılarsa da ülkeler arasındaki alışverişler yine sorun olmaya devam etti. Daha sonraları bilim ve ticaret insanlarının dünya çapındaki işbirlikleri ölçü sistemlerinde uluslar arası bir uzlaşıya ihtiyaç duyuyordu. Bu uzlaşıya çok değil daha 1954 yılında varıldı ve 40 ülkenin temsilcileri uluslar arası bir birim sistemine kabul ettiler. Bu yeni uluslar arası ölçüm sistemine geçiş, Anglosakson ülkelerinin içine bir türlü sinmediyse de bugün ABD ve İngiltere’de her iki sistem de kullanılmaktadır.
Bilimin insan ihtiyaçlarından kaynaklandığını ileri sürenlerin dayandıkları argümanlardan biri de, modern astronominin tarihidir. Astronomi, insanlığın ilk ilgilendiği bilim dallarının başında gelir. Çünkü gökyüzü, herkese eşit uzaklıkta ve herkesi büyüleyecek ve hayrete düşürecek bir yapıdadır. Gökcisimlerinin periyodik ve düzenli hareketleri, insanların onu incelemesine imkan vermiş ve onları cezbetmiştir. Öyle ki gökteki cisimlerin bu özelliği, onların zamanı keşfetmelerini ve onu ölçülebilir kılmalarını sağlamış, hatta ülkelerin ve insanların kaderlerinin bunlar tarafından tayin edildiği inancına götürmüştür. Bir bilim dalı olarak astronominin gelişimi başlangıçta işte bu tür kılgıl amaçlar için astrolojinin gelişmesiyle olmuştur. Bu düşünce her dönemde insanlara cazip gelmiş ve her kral kendi ülkesini korumak için sarayına bir astrolog almış ve böylece astronomi biliminin gelişmesi için gerekli olan bilgi birikimi sağlanmıştır. Hatta bugün bile bu inanış kendini sürdürmekte burçların insanların ruh hali ve kaderi üzerindeki belirleyici rolüne inanılmaktadır.
Bilimi entelektüel bir uğraş alanı olarak katıksız bir bilme tutkusunun ürünü sayanlar ise Platon tarafından ifade edildiği biçimiyle “Felsefe (bilim) doğaya karşı duyulan hayretle başlar” inancındadırlar. Onlara göre bilimin pratik faydaları, onun doğal bir sonucu olmuştur. Yoksa bilim adamları salt faydaya dayalı bir kaygı içinde değildirler. Aristoteles de, bir yerde bilimin doğması için boş zamanı bulunan insanların bulunması gerektiğini ileri sürer. Görüldüğü gibi katıksız bilme tutkusu daha çok antikler tarafından dile getirilmiş, şimdilerde ise aynı çizgiye sahip entelektüeller tarafından dillendirilmektedir. Bu bakış açısı büyük ölçüde, kanımca, “bilimi bir erdem olarak gören” antik çağ anlayışının ürünüdür. Çünkü antik çağın bilim anlayışında, bilim sadece insanın bilme ve doğayı anlama ihtiyacını gidermek için yapılır. Yoksa bilme isteğinin arkasında doğaya hükmetme gibi bir inanç henüz ortaya çıkmamıştır. Bir anlamda bilim adamı (o zamanki adıyla doğa filozofu) evrene karşı saygılı bir seyirci ve araştırmacı olmaktan çıkıp “onun efendisi” olma amacı gütmüyordu. Ancak Newton’dan sonra doğa bilimlerinin, özelde de fiziğin temel kaygısı, doğayı anlamaktan öte, onu insanoğlunun çıkarlarına hizmet ettirebilecek bir alete dönüştürmektir. Bu da “ikinci aydınlamanın” önderlerinden Francis Bacon’un bilgiyi güç gören anlayışının ürünüdür. Bugünün bilim anlayışı artık tamamen faydaya endexlidir ve “para kazandırmayan bilim bilim değildir” (M. Thatcher) mottosuyla kendini ifade etmektedir.
Bu iki farklı yaklaşım, yüzeysel olarak uyuşmaz gibi görünse de, aslında biribirini tamamlayıcı niteliktedir. Çünkü faydaya dönük teknolojik gelişmeler, temelde fayda gözetmeyen salt insanın bilme ve anlama çabasına dayanan bilgi ve açıklamaları gerektirdiği gibi, bu tür bilgi ve açıklamaların kapsamını genişletme, geçerlik ve güvenirliği artırma bakımından da teknik araçlara gereksinim vardır. Ayrıca ulusların varlıklı olmasıyla, o ülkede üretilen bilimsel bilgi arasında bir korelasyon varolmakla birlikte, bilimsel gelişime katkıda bulunan büyük isimlerin zengin veya fakir olmasıyla bilime yaptıkları katkının önemi arasında bir korelasyon bulunamamıştır.
Bilim tarihinde bir diğer önemli tartışma konusu, bilimin ilerleyişiyle ilgilidir. Acaba bilim kümülatif olarak üretilen bilgilerin, yavaş ve sürekli biçimde yığılmasıyla mı oluşur yoksa devrimsel bir süreç mi izler?. Newton, ben devlerin omuzları üzerinde yükselerek (Galile ve Kepler’i kastederek) hareket kanunlarını buldum, derken kendisine kadarki bilimsel bilgi üretimine saygı duymuş ve ürettiği bilginin salt kendisine ait olmadığını ve ilk kes kendisi tarafından ileri sürülmediğini açıkyüreklilikle belirtmiştir. Deneysel bilimlerde üretilen bilgilerin elde edilmesinde bilimsel birikimin önemi kabul edilmekle birlikte kuramsal çalışmalarda bazen eskiden üretilen bilgilerin doğruya ulaşmada bir ayakbağı olduğu da bilim tarihi araştırmalarından çıkarılabilir. Öyleki gerek Kopernik teorisine ulaşmada gerekse Flojitson teorisinin yıkılmasında hatta “hayalet esir” tartışmalarının (ışığın yayılabilmesi için gerekli görünen) uzun yıllar sürmesinde ve uzay-zamanın yapısı hakkında Einstein tarafından ileri sürülen kuramların benimsenmesinde, bu bilimsel birikim bilimsel devrimlerin gerçekleşmesini geciktirmiş ve sancılı birer doğumla doğmak zorunda bırakmıştır. Bu tartışma bugün hala sürmekle birlikte, ben bilimin bir kuramsal açıklama etkinliği olduğu müddetçe devrimsel, gözlem ve deneye dayalı bir etkinlik olduğu müddetçe de evrimsel bir karaketere sahip olduğuna inanıyorum.
Bilimin kökeni neresidir? Doğu mu batı mı? Ben bu soruya şöyle cevap vermek isterdim. Bilim belki de, ne doğuya ne de batıya ait olamayacak kadar insansıdır. İnsanın olduğu her yerde bilimsel bilgi üretimi vardır. Bence, dünyanın her bakımdan doğu-batı, kuzey-güney diye bölündüğü bir çağda, bilimin bu sınır tanımaz doğasına vurgu yapmak daha sağlıklı olur. Bilime bir zamanlar Mezapotamyalılar önderlik etmiş, daha sonraları Mısırlılar. Doğudan batıya kayan bu yelpaze içinde, bilim sancağını daha sonra Antik Yunan ve Romalılar taşımış ve onların karanlık çağı yaşadığı ortaçağ boyunca ise İslam dünyası bilim alanında en parlak dönemini yaşamış. Charles Mismer “Hristiyanlar bilgin olunca hristiyanlıkla ilgileri kesilir, müslümanlar ise cahil olunca islamiyetle alakaları kesilir.” diyerek bilim ile İslam dini arasında ciddi bir bağ tesis etmiştir. Islam dünyasında felsefe geleneğinin mahkum edilmesi, kısa süre içinde bilimsel bilgi üretiminin de sonunu ilan etmiştir. Bu bakımdan, ilk çağ ile ikinci aydınlanma arasındaki kayıp halka İslam dünyasında aranmalıdır. Daha sonra Rönesans ile Batı Avrupa ülkelerine geçen bu üstünlük bugün hala onların lehine devam etmekte gibi görünse de, bence bu bilimi herhangi bir coğrafyanın veya ulusun malı yapmaz. Bilim bünyesinde gerçekten de hiçbir ulusa ve bölgeye maledilemeyecek kadar evrensel ve enternasyonal bir ruh taşır.
Doç. Dr. Cevdet COŞKUN
Popper Ve Gelecek Mutlu Yarınların İflası – Selahattin Gezer
‘Yirminci yüzyılın şu son çeyreğinde yaşanan her şey, bizim ne kadar başarısız, kör ve korkak olduğumuzun bir kanıtıdır. Bu olaylar bize, içinde yaşadığımız yüzyılın bize öğrettiklerini öğrenmemizdeki isteksizliğimizi gösteriyor; biz savaşı, savaşla önledik. Evet, tarihselciliğe karşı çıkıyorum. Zira, tarih yaşanmıştır ve öncede kalmıştır. Bundan sonra olacakları tahmin etmek ve bazı şeyleri bir kahin edasıyla değiştirmek imkansızdır. Yapabileceğimiz en iyi şey yaşadığımız zamanda olabilecek en iyi şeyleri yapmak ve her şeyin daha iyi olmasını sağlamaktır’
[Karl Popper]
Dostoyevski’den sonra neden roman yazılmadığı, bütün dünyayı yerinden oynatabilecek yada dünyayı şekillendirmeye muktedir teorilerin artık neden bırakın dünyayı, lokal düzeyde bile bir şeyleri değiştirmeye yetmeyecek kadar cılız ve güçsüz oldukları sorusunun cevabı sanırım Popper’in iflasını ilan ettiği tarihselci düşüncede gizlidir. Tarihin hiçbir kesitinde hiçbir düşünce, modernizm kadar insanları kendi zamanlarının ötesinde bir yerde durmaya zorlamadı. Herkes geleceğin idolü olmak için bu günü es geçip geleceği okumaya çalıştı. Sanatın, edebiyatın ve yaratıcı düşüncenin iflasını sağlayan tarihselciliktir.’ Hegel’den beri sıkıcı bir ezbere dönüşen felsefe, ütopyacı madrabazların elinde tam bir paçavraya dönmüştür. Dünyayı büyük ve güçlü bilimsel teorilerle hizaya getirmeye çalışan, keyfi arzuların kontrolünü büyük başarılar olarak kaydeden modern çağ bilimi, Adorno’nun ‘tümüyle aydınlatılmış bir dünya sadece felaketin ışıklarını saçar’ gerçeğini hiçbir zaman görmek istemedi. İnsan doğasının ve böylelikle evrenin bütün sırlarının yakın bir gelecekte çözülebileceği müjdesini verenler bilimin objektifliğini ve dolayısıyla bilimin kendisini öldürmek zorundadırlar. Bilim, düşüncenin serbest rekabetine, yani özgürlüğe dayanır. Demokratik özgürlük, bambaşka olabilme ve komşusu gibi olmama özgürlüğüdür. Çoğunluğa katılmama ve kendi yoluna gidebilme hürriyetidir. İnsan haklarının değil, insan kafalarının eşitlenmeye çalışıldığı bir bilim bütüncül bir kontrol sayesinde ilerlemenin sonunu hazırlayacaktır. İnsanların büyük bir hümanist projenin etrafında kenetlenmeleri için yapılan bir çağrı bile ne kadar kusursuz olursa olsun bütün rakip ahlaki görüşleri ve düşünceleri terk etmeye bir çağrıdır. Bu, düpedüz totalitarizmdir.
Popper kadar doğrunun hiçbir yere yaltaklanma gereği duymayan devrimci bir erdem olduğunu ayan beyan ortaya koyan kaç düşünür vardır sizce? Kendini doğrulamaya çalışan her doğru, günün birinde yanlışlanacağını da unutmamalı ve bu tevazuyu göstermeli noktasında direnç göstermiştir. Felsefenin derinlikli sularında yüzmek isteyenlerin yanlarına mutlaka almaları gereken şeyin özgürlük, sorumluluk ve yalnızlaşma cesareti olduğunu söylerken günün birinde göbekli ve ağızlarından Havana Purosu eksilmeyen liberal patronların değirmenine su taşıyacağı tehlikesini de görmüştü Popper. Belki de o yüzden totaliter ve baskıcı rejimlerin yanı sıra teknik ve etik düzeyde sıkı bir demokrasi ve liberalizm eleştirisi de sunmuştur.
Değişimin peygamberleri değişimden en çok korkanlardır. Bunun en somut göstergeleri kökenleri tarihin ilk dönemlerine dayanmasına rağmen aydınlanma felsefesiyle birlikte dinamik bir yükseliş gösteren ve kendini tarihin en devrimci anlayışlarından biri olarak takdim eden tarihselcilik yaklaşımında görülebilir. Oysa en az mitoloji kadar eski ve kocamış bir yaklaşım olan tarihselciliğin kendini devrimci bir cüretkârlıkla sunmuş olması büyük bir tutuculuktur. ‘Devrim gerçekleştiği ana kadar devrimcidir’ tezinden hareketle Popper, spekülatif metafiziğin en eski problemlerinden biri olan değişim probleminin aslında Heraklitt’ ten beri varolduğunu ama modern düşüncenin bunu her defasında yeniymiş gibi sunmasının bir nevi bilimsel sahtekarlık olduğunu bu durumun da modern bir bilim mitolojisi yarattığını söyler. Popper’a göre ‘değişmeyen bir dünyayı değiştirmek için değişmez kanunlar koymak zihinsel bir tatmin olayıdır ve fazlasıyla sahteliktir.’
Popper daha gençlik yıllarında hemen hemen herkesin uç bir felsefik ideolojiye sarıldığı bir dönemde pozitivizme ilk büyük reddiye sayılabilecek o meşhur kitabını yayınladı: Logik Der Foschung. Kitabında ‘bir hipotezi mutlak olarak doğrulamaya çalışmak, mutlak bir imkansızlık durumudur. Bilimsel metod, hipotezlerin doğrulanmasına değil yanlışlanmasına dayanıyorsa doğrudur. Bir doğru yanlışlanana kadar doğrudur; bunu hepimiz kabul ediyoruz. Bir doğruluk iddiasını doğrulamak zordur ama yanlışlamak için tek bir örnek bile yeterlidir. Zira bizler, bir şeyi ispat etmek için bütün durumların ve örneklerin desteğine ihtiyaç duyarken aynı şeyi yanlışlamak için söz konusu iddiaya ters düşen birkaç örnek bile iddiamızı tuz buz etmeye yetebilir.’ Popper’ın gözünden hiçbir zaman kaçmayan başka bir durum vardı. Bu durumun aslında bilimsel bir kurnazlıktan türediğini söylemedi hiçbir zaman. Ona göre önemli olan kuramın yanlışlanmaya açık biçimde formüle edilmesiydi. Fakat diğer bütün kuram sahiplerinin (Marx’ın diyalektik materyalizmi, Freud’un psikanalitik kuramı vs) hangi koşullar altında kuramlarından vazgeçebileceklerine dair en ufak bir açıklamalarının bile olmayışı Popper’ı haklı çıkarmaya yetiyordu. Doğrulayıcıları çok olan fakat yanlışlayıcıları belirsiz olan bu kuramlar ona göre bilimsel olmayan kuramlardı. Popper, hangi kuram olursa olsun belli koşullarda deneysel destek bulmanın kolay olduğunu; oysa asıl bilimselliğin ampirik destek sağlamada değil, kuramın hangi koşullar altında yanlış olduğunu belirlemeyi esas alması gerektiğini savunuyordu. Eğer bir kuram yanlışlanabilir ise, bilimseldir. . Poper’ in düşünce hayatında Felsefik haylazlığın patlamış ilk bombası bu oldu.
Hayatı boyunca durmadan totalitarizme meydan okuyan bu adam, Platon’un propaganda tekniklerini ve toplumsal adaletsizliği kutsayan ve sonradan sadece insanların kanı ve kemiği üzerine kurulan büyük imparatorluklara ilham kaynağı olmuş o büyük devlet kuramını, Hegel’ in kutsal devlet ve kutsal ırka dayanmış ve sonralarında tarihin en büyük toplumsal psikozlarından biri olan Alman faşizmine ilham kaynağı olmuş devlet felsefesini, Marks’ın toplumsal dinamizmi durduran, toplumsal renkliliği boğan, Stalin tarzı devrimci canavarlar yaratan, bürokratik ve baskıcı devrim teorilerine karşı durdu. Yani Poper’a göre toplum, jakoben bir tarzda, tepeden inmeci bir takım devrim ve reformlarla değil, sürece yayılmış ve parça parça ilerleyen bir takım düzenlemelerle yaşanılabilir bir hale getirilebilirdi.
Alman faşizminin palazlanmaya başladığı dönemlerde faşizme yaltaklanmayı red edip sıcak, güvenli ve iyi döşenmiş akademi odalarda homurdanarak gelen faşizmi susarak izleyen ya da ona methiyeler düzen akademisyen dostlarını da bırakıp Yeni Zelanda’ ya gitti. Daha sonra İngiltere’ye geçip 1969 yılına kadar mantık ve bilim metodolojisi üzerine dersler verdi.
Bilim metodolojisinde büyük çığırlar açan Popper, Avrupa’yı tam bir deliler arenasına çeviren, kökenlerini aydınlanmacı felsefeden ve pozitivist metodolojiden alan siyaset ve tarih felsefelerini eleştirmeye başladı. Ona göre totalitarizme karşı durmak, entelektüel ahlakın olmazsa olmaz koşullarından biriydi. En büyük eserlerinden biri olan Açık Toplum Ve Düşmanları kitabında doğrusal, tek yönde ilerleyen ve birçok aşamayı sırasıyla geçtiği varsayılan tarihselci anlayışı red etti. Amaçlı tarih fikrine meydan okuması demek, sadece Avrupa’yı değil neredeyse tüm dünya entellektüelizmini beslemiş olan Ploton, Comte, Marks ve Hegel dörtlüsüne savaş ilan etmesi demekti. Ona göre söz konusu dörtlünün düşünce tarihine katkıları yadsınamazda ama en büyük günahları totalitarizmin filozofları olmalarıydı. Marksizmi sahte bir bilim olarak nitelendiren Popper, Batı tipi liberal demokrasinin de sıkı dokunmuş bir eleştirisini oluşturmuştu. Ona göre demokrasi, diğer baskıcı rejimlere nazaran kötünün iyisiydi. Buna rağmen çok da iyi değildi. ‘Kesilmiş kafaları ve hapishanelere doldurulmuş insanları saymaktansa sandığa atılan oyları sayarak toplumu değiştirmek daha insani bir tavırdır’ diyordu. Hatta bir yazısında Popper, baskıcı ve hizaya getirmeci her sistemin kendisinde nasıl zihinsel ve etik bir alerji yarattığını şöyle anlatır: ‘Marksizmi red etmeme rağmen yıllarca sosyalist olarak kaldım. Eğer sosyalizm, bireysel özgürlüklerle kaynaşabilseydi hala sosyalist olabilirdim bu gün. Çünkü siyasal ve sosyal açıdan herkesin eşit olduğu bir toplumda gösterişsiz, sade ve özgür bir yaşam herkesin isteyebileceği türden bir yaşamdır. Fakat bunun sadece güzel bir hayal olduğunu kavramam uzun sürmedi. Yani özgürlüğün eşitlikten daha önemli olduğunu, eşitliği gerçekleştirme girişimlerinin özgürlüğü tehlikeye düşürdüğünü ve özgürlüğün yitirilmesi halinde özgür olmayanlar arasında bile eşitliği sağlamanın mümkün olmayacağını çok geç fark ettim.’
Popper, aslında insanların zihinsel dünyalarında totaliter ve hizaya getirmeci tavırları baz alındığında birbirine çok benzeyen komünizm ve faşizme fazlasıyla yoğunlaşmanın demokrasinin ve liberalizmin günahlarını görmemizi engellediğini söyler. Almanya da Hitler demokratik bir seçimle ( hem de %90 gibi bir oranla) iktidara gelmişti. Dünyanın demokrasi beşiği denilen ülkelerinin sömürgelerini terk ederken arkalarında bıraktıkları şey hep aynıydı: milyonlarca insan ölüsü ve sömürge ülkenin tamamıyla kurutulmuş kaynakları. Churchill, ‘daha kötü olan diğer tüm yönetim biçimlerini saymazsak, demokrasi en kötü yönetim tarzıdır. Demokrasinin iyi olan hiçbir tarafı yoktur aslında; iyi olan birkaç özelliği de dışarıdan gelmiştir. Demokrasi tiranlıktan ve diktatörlükten kaçınma biçimidir; hepsi bu. Fakat en kötüsü, demokrasi, demokrasiye inanmayan bir zalimi bile iktidara getirebilir.’ Popper’a göre, demokrasi sorgulanırken sorulması gereken en önemli soru, ‘kimin yöneteceği değil, nasıl yöneteceği’ sorusu olmalı. ‘öyleyse demokrasiler sadece egemenliğin halkın elinde olduğu yönetimler değildir, her şeyin ötesinde, kendilerini diktatörlüğe karşı savunmak üzere donatılmış kurumlardır. Bu kurumlar, gücün tek bir merkezde toplanmasını engel olmakla birlikte, devletin gücünü de sınırlandırmaya çalışırlar. Bu anlamda esas olan, demokrasinin, haklara ve görevlere saygı göstermeyen, sürdürdüğü politikanın yanlış olduğuna inandığımız bir hükümetten kan dökmeden kurtulma yollarını açmasıdır. O yüzden demokrasi, özgürlük ve eşitlik getirir paradigması sadece iyimser bir sayıklamadır ’
Popper, özgürlük ve devlet paradoksunu açıklarken, devletin gücünü kötüye kullanmasını engellemek için özgürlüğe ihtiyacımız vardır; lakin özgürlüğümüzü kötüye kullanmamamız için devlete ihtiyacımız vardır. Bir ülkede bu dengeyi sağlamakla görevlendirilmiş ve iyi çalışan anayasa mahkemelerinden çok toplumsal bir iyi niyete ihtiyacımız olduğunu söyler. Bu noktada, Hobbes, Marks ya da Hegel’in pederşahi, korumacı, bürokratik ve totaliter devlet anlayışlarına eleştirel yaklaşan Popper, bürokratik rejimlerde inisiyatif sahası en düşük bürokratın bile mini bir iktidar odağı olduğunu, her şeyleri devlet tarafından karşılanan toplumların aşağılanmış ve asalaklaştırılmış toplumlar olduğunu, halka karşı cömert ve yardımsever bir hükümetin en büyük despotluk olduğunu söyleyen İ. Kant ile paralellik gösterir. Tarihin en büyük liberal kuramcılarından olan Humboldt ve Stuart Mill’ in ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ anlayışıyla şekillenmiş ekonomik ve siyasal liberalizm anlayışlarının da bireye sınırsız bir serbestlik sahası verip devleti alabildiğince küçülten anlayışlarının da yanlış olduğunu söyler Popper. Verdiği şu muhteşem öykü bunun en somut örneğidir aslında: ‘ bir Amerikan vatandaşı, başka birinin burnuna yumruk atmakla suçlanır. Savunmasını yaparken, özgür bir vatandaş olarak yumruklarını istediği yöne hareket ettirme özgürlüğüne sahip olduğunu ileri sürer. Yargıç, yumruklarınızı özgürce hareket ettirme özgürlüğünüzün de bir sınırı vardır ve bu sınır, zaman zaman değişebilir. Ama aynı toplumda, birlikte yaşadığınız kişilerin burunları, her zaman bu sınırların dışında kalır.’
Popper, hayatı boyunca eleştirinin, değişimin, empatinin, anlayışın, olgunluğun ve toplumsal iyi niyetin felsefesini yapmıştır. Yarına dair tek bir cümle sarf etmeden. Mutlu ve özgür yarınların teorik alt yapılarını oluşturmadan ve tarihin farklı yönlerde akıp giden koordinatlarının iyimser ya da kötümser bütün ütopyaları yanlışlayabileceği ihtimalini göz ardı etmeden yapmıştır tüm bunları. ‘Bizler geleceğin doymuş ve eşitlenmiş toplumsal cennetini yaratmaya çalışırken insanların bu gününü tam bir cehenneme çevirdik’ diyen Bolşevik bir binbaşının sözlerini doğrular gibi yapmıştır tüm bunları. Sivil bürokrasinin minimize edilmesinin özgürlük sahalarını genişleteceğini söylerken, askeri bürokrasinin evrensel barış beklentilerini yerle bir ettiği konusunda insanları uyarmıştır. Yazdıklarıyla ve yaptıklarıyla daha insanca ve hiçbir rengin egemen olmadığı demokratik bir olgunluk kültürüyle bir arada yaşamanın bütün toplumsal ve kültürel olanaklarını yaratmaya çalışmıştır. Entelektüel onuru koruma adına bütün bedellerin verilebilir olduğunu her koşulda tekrar etmiş, insanın görevinin doğruyu ama sadece yanlışlanabilir doğruyu söylemek zorunda olduğunu söyleyip, Ortega Gasset, Adorno, Marcuse, W. Benjamin gibi bunun bedelini sürgün ve savrulmayla ödemiş bir modern derviştir Popper.
Fizik kuramının gelişimi ve felsefe ile olan ilişkisi -Cevdet Coşkun
Ortaçağda geçerli olan fizik anlayışı, Antik Yunan ve Roma’ da geliştirilen doğa anlayışının dinen sakıncasız bir yorumu olarak görülebilir. Özellikle Aquinolu Thomas ve Petrus Abelardus gibi düşünürler, antik düşünceyi özellikle de Aristotelesçi anlayışı Hıristiyan teolojisi ile birleştirerek skolastik bir düşünce sistemi geliştirmişlerdir. Bu yeni ortaçağ anlayışında evren organik ve tinsel bir yapıda olup, bilimin amacı ise bu doğayı daha iyi anlayarak Tanrı’ nın muradına ulaşmak olarak görülüyordu. Ortaçağda kullanılan yöntem ise, daha çok tümdengelimci, İncil’den ve otoritelerden hareketle akıldan çok iman yoluyla anlama biçimindeydi.
Bu noktada çok sık yapılan bir hata; Avrupamerkezci bir bakış açısından hareketle ortaçağda tüm dünyanın karanlık bir çağa girmiş olduğu düşüncesidir. Oysa Avrupa karanlık bir dönemi yaşarken doğu ve uzak doğuda oldukça parlak bir dönemin yaşandığı söylenebilir. Hatta Avrupa’da Yeniçağda ortaya çıkan Rönesans ve Reform hareketleriyle Kapitalizm ve Bilimsel Devrimin sancılı doğumu bu doğu birikiminden çok fazla etkilenmiştir.
Geç ortaçağda Tümeller kavgasının nominalistler lehine sonuçlanması, imana dayalı doğa-okuma biçimi yerini gözlem ve deneye ve tikellerden hareket eden bir akıl yürütmeye dayalı yeni bir okuma biçiminin ortaya çıkmasına sebep oldu.
9. yy ile birlikte İslam dünyasında ortaya çıkarılan bazı kuşkular bir kenara bırakılsa bile, Avrupa’da ortaçağda İncil ve otoritelere duyulan güven, 16. yy başlarında ortaya çıkan bazı yeni düşünceler ve gözlemlerle sarsılmaya başladı. Bunun en açık örneği, Aristoteles ve Batlamyus tarafından sistematize edilen yer merkezli (geosentrik) evren anlayışının Kopernik tarafından reddedilmesidir. Kopernik modeli biraz gecikmeyle de olsa otoritelere duyulan güveni sarsmış ve ortaçağ fizik anlayışının sorgulanmasına yol açmıştır. Kopernik Modeli bu yönüyle Avrupa’ da Bilimsel Devrim denilen süreci tetiklemiştir. Kopernik Modelinin psikolojik bir etkisi de, İncil’ de kurgulandığı biçimiyle insanoğlunun evrendeki merkezi konumunu ortadan kaldırması ve yeryüzünü, evrende başka bir merkez etrafında dönen bir uyduya çevirmesi sebebiyle ortaçağ Avrupa insanının dengesini bozmuş olmasıdır. Bu durum yeni bir denge arayışının bulunmasına duyulan ihtiyacı ortaya çıkarmış ve bunun da artık yalnızca gözlem ve akılla kurulabileceği düşüncesi ortaya çıkmıştır.
Söylediğimiz gibi, ilk kuşkular astronomide ortaya çıktı. İlkçağda Eudoxos, Aristoteles, Hiparkos ve Batlamyus tarafından geliştirilen yermerkezli model sorgulanmaya başlandı. Ardından Aristoteles fiziğindeki ay-altı ve ay-üstü evren ayrımı Brahe tarafından yapılan gözlemlerle reddedildi. Dairesel yörünge anlayışları Kepler’le, kusursuz ve merkezi küreler anlayışı ise Galileo tarafından 17. yy başlarında yıkıldı. Galileo’ nin 1613’ de Kopernik Modelini desteklediğini açıklaması yeni astronominin gücünü artırmasına büyük katkı sağladı. Bu elbette ki Kiliseyi hiç memnun etmedi.
Kilisenin memnuniyetsizliği, artık ilkeleri aşınmaya başlayan dine dayalı yorumun güç kaybetmesine mani olamadı. Dahası, ortaya çıkan kuşkular artık Kilisenin de kafasını sulandırıyor ve öğretilerini eskisi kadar rahat savunamıyorlardı. Bruno’ nun kendisini yargılayan engizisyona karşı son sözleri bunu göstermektedir:
-Bugün benim ölümüme hükmeden sizler aslında benden daha çok korkuyorsunuz.
Demek ki otoriteler de yanılabiliyordu. Astronomide patlak veren kriz, mekaniğe de sıçradı. Galileo, Aristo mekaniğine de saldırdı. Cismin doğal halinin durgun hali olduğu düşüncesini, ağır cisimlerin hafif cisimlerden daha erken düşeceği anlayışlarını yıktı. Artık Kilise sadece zor kullanarak düşünceleri engelleyebilirdi. Ancak Voltaire’ in de dediği gibi, vakti gelmiş bir fikri engelleyebilecek hiçbir güç yoktu.
Aynı yıllarda, bir Fransız matematikçi ve filozof Rene Descartes diyordu ki; “Gerçekliğinden kuşku duymadığımız ortak fikirlerde matematiksel ispatın açıklığıyla açıklanamayan hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmiyorum.” Descartes için maddi dünya bir makineydi. Maddede hiçbir amaç (teleoloji), hayat (organik yapı) ya da ruhsallık (tinsellik) yoktu. Doğa mekanik yasalara göre işliyordu, maddi dünyadaki her şey aksamının düzenlenişine ve hareketine bakılarak açıklanabilirdi. Böylece Descartes da ortaçağdan kalma organik doğa anlayışını reddetti.
Galileo ve Descartes ile çağdaş olan İngiliz Bacon ise insanoğlunun doğaya empirik olarak yaklaşması halinde, onun anlaşılabilir ve hatta hükmedilebilir olduğunu iddia etti. Böylece Bacon bilimi, “bilgiyi bir erdem olarak gören anlayıştan, bir güç olarak gören anlayışa yükseltti!”. Artık organik ve tinsel doğa anlayışı yerini, iman değil de akıl ve duyular yoluyla anlaşılabilen ve nicel olarak tasvir edilebilen, mekanistik ve matematiksel (Kartezyen) bir evrene bırakıyordu.
Peki, bu yeni ortaya çıkan fizik anlayışı çok mu tatminkârdı? Hiç mi açıklayamadığı problem yoktu? Elbette ki vardı. Mesela küreler nasıl dönüyordu? İlk tahrik öğretisi hala geçerli görünüyordu. Bu noktada devlerin omuzları üstünde duran bir başka dev “Isaac Newton” devreye girdi. Meşhur elma olayı, ay-altı ve ay-üstü evren ayrımına öldürücü darbeyi vurdu; elmayı yere düşüren kuvvetle gezegenleri güneşe doğru çeken kuvvet aynıydı. Daha sonra da yeni matematiksel yöntemini, çekim gücünün etkisi altındaki bütün cisimler için kesin hareket yasalarını formülleştirme işleminde kullandı. Bu yasaların önemi evrensel olarak uygulanabilir olmalarında yatmaktadır. Aynı zamanda Descartes’in matematiksel yöntemi ile Bacon’un deneysel ve tümevarımsal yöntemlerini birleştirerek, Kartezyen kesinlik doğa anlayışını formülleştirmeyi başarmıştır. Newton, muarızlarıyla olan tartışmasında “Eğer başkalarından daha uzağı görebildiysem devlerin omuzları üstünde durmuş olmamdandır” derken Galileo ve Kepler’ i kastediyordu belki ama, sistematik deneyde Bacon’u, matematiksel çözümlemede Descartes’i aşan Newton, bu iki eğilimi birleştirdi ve doğa biliminin üzerinde şekillendiği metodolojiyi ortaya çıkardı (Principia, 1687).
16. ve 17.yy’da başta fizik ve astronomi olmak üzere diğer alanlarda da ortaya çıkan ve Copernicus, Kepler, Galileo, Bacon, Descartes gibi düşünürlerin çalışmalarıyla katkıda bulundukları ve Newton’un mekanik dünya görüşü altında şekillenen bu süreç, bilimsel devrim çağı olarak adlandırılmaktadır. 16.yy’da başlayıp 19.yy’ın sonuna kadar etkisini gösterecek olan klasik fizik kuramının, en önemli düşünürü olan Newton’un doğa yasalarına ilişkin mekanik dünya görüşü aşağıdaki gibi ifade edilebilir:
- Newtoncu evrenin sahnesi, bütün fizik olayların üzerinde vuku bulduğu Öklityen geometrinin üç boyutlu uzayıydı. Buna 4. boyut olarak zaman eklendiğinde evrendeki her hadise açıklanabilirdi. Bu zaman ve uzay boyutları mutlak hakiki ve matematiksel bir yapıdaydı (mutlak mekan ve zaman).
- Herhangi bir t zamanı için cismin konumu tam olarak ölçülebildiği gibi momentumu da tam olarak hesaplanabilir (belirlilik).
- En ufak bir sapma olmaksızın keyfi bir t zamanı için cismin sahip olduğu durum, bu süreçten sonraki durumunun kesin belirleyicisidir. Bu t zamanı için cismin sahip olduğu fiziksel niceliklerin kaynağı önceki süreçlerde şekillenip kusursuz bir şekilde nedensellik oluşturarak anlık durumu belirler. Ele alınan cismin her hangi bir t zamanı içinde sahip olacağı hız, konum, momentum ve enerji tek değerli olup önceden belirlenebilir (determinizm).
- Cismin üç boyutlu uzayda belirlenen koordinatlarda bulunma ihtimali 1 veya 0 değerlerinin dışına çıkamaz (kesinlik ilkesi).
- Bu parçacık için çıkarılan tüm sonuçlar ele alındığında mümkün olan tüm sistemler için de aynı sonuçlar çıkarılabilir (indirgemecilik veya genellemecilik).
- Newtoncu evren Tanrı’nın baştan belirlediği yasalara göre işliyordu ancak Aristocu anlamda bir teleoloji yoktu (deizm).
- Doğa sıçrama kabul etmez (süreklilik).
Newton’cu fiziği izleyen Locke, temel yapı taşları insanlar olan atomcu bir toplum teorisi geliştirdi. Fizikçiler nasıl gazların özelliklerini onun atom veya moleküllerine indirgediyseler, Locke de toplumda gözlemlediği kalıpları bireylerin davranışlarına indirgemeye çalıştı. Locke, insan doğasının teorisini toplumsal olaylara uyarlarken toplumu yöneten doğa olaylarının fizik evreni yöneten yasalara benzediği inancından yola çıkmıştı. Nasıl ki gazların içindeki atomlar bir denge oluşturuyorsa, tek tek her birey toplumsal düzeyde bir denge oluşturmalıydı. Bunun için Locke de tıpkı Adam Smith gibi devlete sadece jandarmalık rolünü biçmiş, zaten doğada var olan yasaları bulup uygulamayı öngörmüştür. Locke’nin bu fikirleri aydınlanmanın değer sistemine bir temel oluşturarak ekonomik sosyal ve siyasal düşünceler üzerinde kuvvetli bir etki yaratmıştır.
Kartezyen doğa anlayışı, 19. yy’ da Fransız Pierre-Simon Laplace ile zirveye çıktı. Laplace artık Tanrı’ya bile ihtiyaç duymuyordu. İşte pozitivizm de bu yıllarda ortaya çıktı. Comte, kartezyen kesinliği sosyal bilimlere uygulamayı düşündü. Ona göre sosyal bilimler de araştırma konularında kesinliğe sahip olmak istiyorsa, fizik kanunları gibi sağlam kanunları olmalıdır ve fiziğin yöntemi sosyal bilimlere de uygulanmalıdır. Toplumdan sonra Freud 20. yy’ da insan zihnini laboratuara soktu.
Peki bu Kartezyen, determinist ve pozitivist anlayış nasıl sallanmaya başladı? Tıpkı, ortaçağ fizik anlayışından yeniçağ Kartezyen anlayışına geçişte olduğu gibi, ilk kuşkular yine Newtonian fiziğin açıklamakta yetersiz kaldığı bazı gözlem sonuçlarıyla başladı. İlk tartışma ışığın yapısı ile ilgiliydi. Newton ışığın partiküllerden oluştuğunu savunurken Huygens ışığın dalga tabiatında olduğunda ısrarcıydı. Doğrusu deneysel çalışmalar Huygensi de haklı çıkarıyordu. Ancak dalga teorisi Newtonun prestijine yenik düştü ve daha sonra tekrar savunulmak üzere bir süre parçacık teorisi ağır bastı. Ardından yine ışığın yayılması ile ilgili Maxwell ve Faradayın çalışmaları Newton fiziği ile açıklanamıyordu. Maxwell alan kavramını ortaya attı ve esiri elektromanyetik ışık teorisinin içine yerleştirmeyi ihmal etmedi. O zaman için esirsiz ışık dalgaları düşünülemezdi. Ama esir eski konumunu yitirmeye başladı. Çünkü esirsiz bir Maxwell teorisi de ışığın davranışlarını açıklamaya yetiyordu. Bundan sonra fizikçiler esirin mekanik tesirlerini tespit etmek için çeşitli deneylere giriştiler (Michelson-Morley deneyleri). Ama esire deneylerle bir türlü destek bulanamadı.
Elektromanyetizmadan sonra 19. yy’ da geliştirilen termodinamik de Newton fiziğiyle açıklanamadı. Determinist ve tek değerli açıklamaya dayalı fizik Boltzmann’ la birlikte yerini olasılığa dayalı açıklama biçimine bıraktı.
Aksilikler üst üste geldi ve 20. yy başlarında sıcak bir cisimden yayılan radyasyonun doğası üzerine yapılan çalışmalar, enerjinin sürekli olmadığını ve kesikli (kuantumlu) olduğunu gösterdi. Planck’ ın bu çalışması “doğa sıçrama kabul etmez-natura non facit saltus” anlayışına ters düşüyordu. Bu durum 19. yy bilginlerini sıkıntıya soktu. Çünkü amaçları mevcut fizik anlayışını yıkmak değildi. Max Born, Planck için şöyle diyordu: “Yaradılıştan tutucu bir kafa yapısına sahipti; devrimsel hiçbir istek ve eğilimi olmadığı gibi, spekülasyondan da hoşlanmazdı. Ne var ki, olguların mantıksal sonuçlarına öyle saygılıydı ki, fiziği temelinden sarsan en devrimci fikri ileri sürmekten kendini alamadı”.
Ardından bir darbe de ünlü fizikçi Einstein’ den geldi. Newton fiziğine büyük hayranlık ve saygı duyan bu adam Aristoteles’ in meşhur “Platonu severim ancak hakikati daha fazla-amicus Plato sed magis amica est veritas” sözüne uygun olarak kendi gözlemlerine daha çok güvendi. Einstein’ ın çalışmaları pek çok noktada klasik fizik anlayışının yetersizliğini gösterdi. Işık hızının aşılamayacağı (klasik fizikte böyle bir sınırlama yok), mutlak uzay-zamanın olmadığı, Öklityen olmayan uzay, özel ve genel görelilik, madde ve enerjinin farklı şeyler olmadığı (E=mc2) vb. pek çok bulgu dolaylı ya da doğrudan Einstein tarafından ortaya kondu.
Yetmezmiş gibi bir de Kartezyen fiziğin determinist ve kesinlik bildiren yaklaşımına karşı Heisenberg “Belirsizlik Prensibini” ortaya koydu. Ona göre en basit tabiriyle “gözlemci gözlediği şeyi sırf gözleme eylemiyle başkalaştırmaktadır” ve “doğayı olduğu gibi değil olduğumuz gibi görürüz”. Wheeler, artık gözlemci tabiri yerine katılımcı tabirini kullanmak gerektiğini söylemiştir.
Artık bilinç tekrar devreye girmiş ve madde bilinç ya da düşünce etrafında dönmeye başlamıştır. Bu bir tür mistisizm ya da yeni-idealist fikirlere kapı aralamıştır. Evrenin tinsellikten arınmış büyük bir makine olduğu fikri sorgulanmaya başlanmıştır. Evreni artık büyük bir makineden çok büyük bir düşünce gibi görmek mümkün hale gelmiştir (esse est percipi).
Bütün bu gelişmeler “nesnel gerçeklik” ya da “değerden bağımsız bilim” anlayışlarının da sorgulanmasına yol açmış, sosyal bilimlerde de rölativist ve perspektivist düşüncelerin güçlenmesine neden olmuştur. Daha sonra B. Russell “Kuantum teorisi bana tüm hikmetli Latince deyişlerin boş olduğunu gösterdi” diyecektir.
Elbette varılan bu nokta “Fiziğin Sonu” olmayacaktır. Yeni fiziğin bizi nerelere sürükleyeceğini tahmin etmek bile zordur.
Yorumlar