BİLİM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ
Kasım 19, 2009 at 9:20 am 3 yorum
Net ve üzerinde uzlaşılmış bir tanımı olmamakla birlikte, bilim doğru düşünme ve sistematik bilgi edinme süreci olarak tanımlanabilir. Yine, deney ve gözlem yoluyla yanlış bilgiyi doğru bilgiden ayırmaya yarayan ve karmaşık bir yapıda karşımıza çıkan olayları, neden-sonuç bağı altında bir araya getirmek suretiyle genel kavramlara yükselmeye yarayan bir tür doğru düşünme sanatı olarak da tanımlanmaktadır. Bilimin tanımı üzerinde bir uzlaşının olmaması belki de onun dinamik yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü, bilimin bu dinamik doğası ister istemez onun hakkındaki anlayışlarımıza da yansımaktadır.
Son yıllarda yaygınlaşan bir kabul ise, bilimi sadece bir bilgi yığını olarak değil bir tür düşünme yöntemi olarak görmektir. Bu anlamda bilim sadece bir sonuç değil aynı zamanda ve belki ondan daha fazla süreçtir de. Bu süreç bir bulma, doğrulama ve uygulama yöntemidir. İnsanlık uzun geçmişinde aynı amaçlar için başka yollara da başvurmuştur. Mitolojik düşünce, metafizik yargılar ve din bunlardan en önemlileridir. Ancak bilim bunlar arasında biriken ve ilerleyen biricik insan etkinliği olarak kabul edilir.
Peki bilimi anlamaya neden ihtiyaç var?.Çünkü bilim, kendisine duyarsız kalamayacağımız şekilde, ürettikleriyle ve sonuçlarıyla yaşamımızı giderek artan ölçüde etkilemektedir. Öyle ki insanlık bugün, bilginin geçirdiği dönüşüme dayalı olarak farklı dönemlerden geçmekte ve her dönemde, dünyayı ve evreni anlamada kullanılan kavramlar ve anlayışlar değişmektedir. Mesela bir zamanlar, tarıma dayalı toplumlarda bir toplumun zenginliğinin ölçüsü, sahip olduğu toprak miktarı olarak görülürken (fizyokratlar), daha sonraları sahip oldukları altın ve gümüş gibi değerli taşlar oldukları kabul edilmiş (Merkantilizm), 1750 lerde sanayi çağına geçilmesiyle bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ürettiği çelik ve enerji miktarı ile ölçülür olmuştur. İlk kez Alvin Toeffler tarafından dile getirilen ve 1957 de Sputnik’in uzaya fırlatılmasıyla başlayan bilişim (bilgi-iletişim) çağında ise gelişmişlik düzeyi enformasyon teknolojisini oluşturan mikroelektronik, telekominikasyon ve bilgisayar teknolojisinin imkanları ile sahip olunan bilgi birikimi ile ölçülmektedir. Bu anlamda da bilimi tanımak çağımız aydını için entelektüel bir sorumluluktur.
Bilimi anlamada pek çok farklı yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bazıları, bilimsel bilgiyi üreten kişi ve kurumların tek tek ya da grup olarak taşıdıkları nitelikleri ve içinde bulundukları sosyal, ekonomik ve siyasal koşulları inceleyerek bilimi anlamak gerektiğini düşünerek bir bilim sosyolojisi ve bilim psikolojisi geliştirmişler, bazıları, bilimi anlamanın onun dilsel yapısının çözümlenmesinden geçtiğini iddia ederek bir bilim felsefesi etkinliği geliştirmişler, bir kısım bilim araştırmacıları ise bir disiplini ve olguyu anlamanın en iyi yolunun onun tarihsel gelişimini ve zaman içinde geçirdiği evrimi inceleyerek anlaşılabileceğini ileri sürmüşler ve bir bilim tarihi ve bilim antropolojisi etkinliğini sistemleştirmenin yollarını aramışlardır. Özellikle II. Dünya Savaşından sonra gelişen ve güçlü argümanlara sahip olan anti-bilimci yaklaşımlar da, bilimi sorgulayarak daha insancıl bir bilim anlayışının ve daha yaşanır bir dünya kurmanın yollarını aramışlardır. Gerçekte bunların hepsi merkezinde bilimin olduğu ve onu anlamak için geliştirilmiş ve birbirleriyle organik bir ilişki içinde olan entelektüel faaliyetlerdir. Ve bu tür etkinlikler hayatın merkezine o kadar yerleşmiştir ki, bilimi övmek de onu yermek de para eder olmuştur.
Biz bu konuşmamızda bilim kurumunu bir bilim tarihi bakış açısından değerlendirmeye çalışacağız. Bir bilimsel araştırma etkinliği olarak bilim tarihi bilimin gündelik hayatı büyük ölçüde etkilediği 20 yy’ ın başlarında ortaya çıkmıştır. Gerçi her araştırma alanı gibi bilim tarihinin izi de çok gerilere kadar sürülebilmekle birlikte, sistematik bir faaliyet alanı olarak varlığını duyurması ünlü Amerikalı bilim tarihçisi George Sarton’ un “Bilim Tarihi” (History of Science) isimli anıtsal kitabıyla başlamıştır. Dedik ki, bir disiplini öğrenmenin gerekli koşullarından biri, onun tarihsel evrimini incelemekten geçer. İşte bilim tarihi, bilimsel bilginin gelişim sürecini inceleyen bir araştırma etkinliğidir ve tarihi bilgilerden faydalanarak bilimsel kuramların çeşitli dönemlerde doğuşu ve yayılışını, bilim insanlarının düşünce biçimlerini ve sosyal kurumların gelişim sürecine etkilerini, felsefe ve sosyal bilimler gibi diğer düşünsel etkinliklerle karşılıklı ilişkilerini, teknik bilginin oluşumundaki yerini, bireylerin gündelik yaşamındaki değerini ve önemini sorgulayarak bilimsel etkinliği bütün yönleriyle tanımaya ve tanıtmaya çalışır. Bilim tarihi gerçekte, fizik, astronomi, kimya v.s. gibi belli bir disiplinin gelişimini değil, genel anlamda bilimsel düşünüşün gelişim sürecini aydınlatmayı amaçlar. Çünkü bilim birkaç büyük adam ve onların büyük kuramlarından oluşmuş olan bir kurum değildir. Bir düşünürün de dediği gibi “Tarih okumak daha ileriye sıçrayabilmek için geriye doğru gerilmekten başka bir şey değildir.”
Aslında Alexandre Koyre’ nin de dediği gibi bilim tarihi insanlık tarihine tutulmuş bir aynadır ve bu yüzden de bilim tarihi yapmaya çalışırken, onu düşünce tarihi ile koşut olarak ele almak gerekir. Çünkü bu serüvende bilimin gelişiminin salt mantıksal ve ussal süreçlerin bir ürünü olmadığı, aynı zamanda metafizik, dinsel, büyüsel, sanatsal ve hepsinden de önemlisi felsefi ögelerin de belirleyici bir rol oynadığı görülmektedir. Öyle ki, her bilimsel kuram hem içinde doğup geliştiği ortamın bir ürünüdür, hem de o ortamı dönüştüren bir paradigma sunar. Buna örnek olarak, genelde Darwin’in evrim kuramını vermek adet olmuştur. Bu kuramda devrimlere, sıçramalara ve köklü değişmelere yer vermeyen ılımlı ve konformist bir yan vardır. Bu karakteriyle evrim teorisi ile çağın yükselen değerlerinden siyasi liberalizm arasında bir benzerlik kurmak mümkündür. Yine Darwinci anlayışta ileri sürülen yaşam kavgasının dönemin rekabete dayalı kapitalist ekonomi anlayışı ile benzeştiği de ileri sürülebilir. Bu da Darwin teorisine benzer fikirlerin daha önce ileri sürüldüğü halde neden genel kabul görmesi için 19. yy’ ı beklemesi gerektiğini de açıklar. Benzer şekilde 20 yy fiziğinin ve Heisenberg tarafından ileri sürülmüş olan “Belirsizlik Prensibinin” çağımızda postmodern eğilimleri hızlandırması da düşünülebilir. Verilebilecek bir diğer önemli örnek Newton’un insanlık tarihinin en önemli bilimsel yazını olarak da kabul edilen Principia (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) isimli kitabında ileri sürdüğü “evrensel çekim yasasının”, kendisinin bir türlü kurtulamadığı “animist simya” inancından esin alabilmiş olabileceğinin ileri sürülmesidir. Çünkü Newton gök cisimlerinin birbirlerini bilinmeyen bir sebepten ötürü çektiklerini ileri sürmüştür. Bu açıklama O’nun aktif tinsel güçlerin karşılıklı etkileşimine duyduğu inançla açıklanmaya çalışılır. Bu tür örnekler farklı bilimsel kuramlar için de kolaylıkla ileri sürülebilir. Belki de Adorno’nun dediği gibi. “Sanıldığının aksine tarihe ve topluma yön veren akıl ve bilim değil belki de akıldışılık ve tutkulu insan doğasıdır”.
Bilim tarihçisi, bir bilim adamı ve mühendisten farklı olarak, bilimsel bilginin en son ürünlerini bilmekle tatmin olmazlar. Onlar, bunları olanaklı kılan ve yol açan gelişmelerin izini sürerek bilimin işleyiş mekanizmalarını bulup ortaya koymaya çalışırlar. Onlar için modası geçmiş ve önemsenmemesi gereken bir düşünce veya icat yoktur. Aksine, en son ürünler, bilim ağacının meyveleridir, kendisi değil. Meyveler acil gereksinimlerimizi karşılar, ancak ağaç olmaksızın meyve olmaz. Bilim tarihçileri, bilgi ağacını bütün kökleri ve dallarıyla birlikte bilmek isterler, bugünün meyvelerini takdir ederken, geçmişin ve geleceğin meyvelerini de dikkate alırlar. Çünkü bilimsel buluşlar keşifler geçicidir, kısa bir süre sonra eskilerinin yerini yenileri alacaktır, ancak bilimsel düşünüş ve bilimsel gelişme süreklidir. Bugün, ortalama bir fizik makalesinin ömrü 2.5 yıl olarak kabul edilir ancak bugünkü bilimsel seviyeye ulaşmada bunların hepsinin bir önemi ve değeri vardır. Bu anlamda bilim tarihi, teknoloji tarihinden ayrılır. Teknoloji tarihçisinin somut pratik gelişmelere odaklandığı yerde bilim tarihçisi bunları üreten fikirleri ve bilim insanlarını inceler.
Peki, insanoğlu bilgi toplamaya neden ve nasıl ihtiyaç duydu?. Buna genelde iki tür cevap verilir. Birincisi entelektüel bir etkinlik olarak katıksız bir bilme tutkusu, diğeri ise kılgıl (pratik) faydalar sağlayabilmek için. Bunların her ikisi de ilk bakışta çok makul görünüyor. Öncelikle, bilimsel bilgi üretiminin, insanın pratik ihtiyaçlarından kaynaklandığını savunanların argümanlarına göz atalım.
Henüz bilim adı altında anılamamakla birlikte, ilk insan yaşam savaşında varoluşunu sürdürebilmek için bazı bilgilere ihtiyaç duymuştur. Mesela ırmağın derinliğini ve ne zaman taşacağını, avı ile kendi arasındaki mesafeyi, avdan eve dönüşü esnasında karanlığa kalmamak için zamanı, sahip olduklarının miktarını bilmek için de sayıyı bilmeliydi.
Mesela ölçü birimlerinin tarihsel gelişimine kaba bir bakış bile, bize bilimsel sürecin ne şekilde işlediği hakkında bir izlenim verebilir. Çünkü ölçme her bilim dalının temelini oluşturmaktadır. Bugün bilimlerin gelişmişliği, bir bakıma ölçme kabiliyetlerinin bir ölçüsü olarak sunulur. Az önce bahsettiğimiz bu ilk toplayıcı insan gruplarından sonra gelen, daha kalabalık insan toplumlarında artık insanlar bir bakıma ilk modern toplumun temelini atmışlar ve bir işbölümü yapmak zorunda kalmışlardır. Artık herkes her şeyi üretmiyor ve farklı kişiler tarafından üretilen şeyler ise takas ediliyordu. Toplumun bu aşamasında insanoğlu artık takas etmeye ve ticaret yapmaya başlayınca hem alıcı hem de satıcı tarafından kabul edilmiş bir ölçü birimi bulmaya ihtiyaç duyuyorlardı. Bu ise çetin bir konuydu. İnsanın her zaman yanında taşıdığı bedeninin ölçülerini kullanmak iyi bir çıkış yolu oldu. Mesela başparmak genişliği, kolun uzunluğu, bir adımın uzunluğu ve insan boyu uzunluk ölçümlerinde bu tür ihtiyaçlara bir cevap olarak üretiliyordu. Yine tahıl ve benzeri alışverişlerde, ilk ağırlık biriminin iki elin avuçlayabildiği kadar tahıl bir ölçü birimi olarak kullanılıyordu. Daha değerli eşyalar için (altın gümüş ve diğer değerli taşlar) bir keçiboynuzu tohumunun ağırlığına denk düşen ve Hollandalı sömürgeciler tarafından kullanılan “karat” idi ki bu terim bugünün dünyasında bile hala geçerliliğini koruyor. Ancak daha sonra yeni sorunlar ortaya çıktı. Mesela iri yapılı biri ile zayıf biri takas yaparken hangisinin vücut ölçüleri geçerli olacaktı?. Buna yalnızca birinin karar vermesi gerekiyordu. O da ülkenin kralı. Mesela MS 1100 lü yıllarda İngiltere Kralı 1. Henry burnunun ucundan başparmağına kadar olan mesafeyi ölçtürerek buna yard adını verdi ki bu ölçü bugün bile Anglosakson ülkelerinde kullanılıyor. Gerçekten de her toplum kendi kralının vücut ölçülerini temel alarak bunu çözmeye çalıştılarsa da ülkeler arasındaki alışverişler yine sorun olmaya devam etti. Daha sonraları bilim ve ticaret insanlarının dünya çapındaki işbirlikleri ölçü sistemlerinde uluslar arası bir uzlaşıya ihtiyaç duyuyordu. Bu uzlaşıya çok değil daha 1954 yılında varıldı ve 40 ülkenin temsilcileri uluslar arası bir birim sistemine kabul ettiler. Bu yeni uluslar arası ölçüm sistemine geçiş, Anglosakson ülkelerinin içine bir türlü sinmediyse de bugün ABD ve İngiltere’de her iki sistem de kullanılmaktadır.
Bilimin insan ihtiyaçlarından kaynaklandığını ileri sürenlerin dayandıkları argümanlardan biri de, modern astronominin tarihidir. Astronomi, insanlığın ilk ilgilendiği bilim dallarının başında gelir. Çünkü gökyüzü, herkese eşit uzaklıkta ve herkesi büyüleyecek ve hayrete düşürecek bir yapıdadır. Gökcisimlerinin periyodik ve düzenli hareketleri, insanların onu incelemesine imkan vermiş ve onları cezbetmiştir. Öyle ki gökteki cisimlerin bu özelliği, onların zamanı keşfetmelerini ve onu ölçülebilir kılmalarını sağlamış, hatta ülkelerin ve insanların kaderlerinin bunlar tarafından tayin edildiği inancına götürmüştür. Bir bilim dalı olarak astronominin gelişimi başlangıçta işte bu tür kılgıl amaçlar için astrolojinin gelişmesiyle olmuştur. Bu düşünce her dönemde insanlara cazip gelmiş ve her kral kendi ülkesini korumak için sarayına bir astrolog almış ve böylece astronomi biliminin gelişmesi için gerekli olan bilgi birikimi sağlanmıştır. Hatta bugün bile bu inanış kendini sürdürmekte burçların insanların ruh hali ve kaderi üzerindeki belirleyici rolüne inanılmaktadır.
Bilimi entelektüel bir uğraş alanı olarak katıksız bir bilme tutkusunun ürünü sayanlar ise Platon tarafından ifade edildiği biçimiyle “Felsefe (bilim) doğaya karşı duyulan hayretle başlar” inancındadırlar. Onlara göre bilimin pratik faydaları, onun doğal bir sonucu olmuştur. Yoksa bilim adamları salt faydaya dayalı bir kaygı içinde değildirler. Aristoteles de, bir yerde bilimin doğması için boş zamanı bulunan insanların bulunması gerektiğini ileri sürer. Görüldüğü gibi katıksız bilme tutkusu daha çok antikler tarafından dile getirilmiş, şimdilerde ise aynı çizgiye sahip entelektüeller tarafından dillendirilmektedir. Bu bakış açısı büyük ölçüde, kanımca, “bilimi bir erdem olarak gören” antik çağ anlayışının ürünüdür. Çünkü antik çağın bilim anlayışında, bilim sadece insanın bilme ve doğayı anlama ihtiyacını gidermek için yapılır. Yoksa bilme isteğinin arkasında doğaya hükmetme gibi bir inanç henüz ortaya çıkmamıştır. Bir anlamda bilim adamı (o zamanki adıyla doğa filozofu) evrene karşı saygılı bir seyirci ve araştırmacı olmaktan çıkıp “onun efendisi” olma amacı gütmüyordu. Ancak Newton’dan sonra doğa bilimlerinin, özelde de fiziğin temel kaygısı, doğayı anlamaktan öte, onu insanoğlunun çıkarlarına hizmet ettirebilecek bir alete dönüştürmektir. Bu da “ikinci aydınlamanın” önderlerinden Francis Bacon’un bilgiyi güç gören anlayışının ürünüdür. Bugünün bilim anlayışı artık tamamen faydaya endexlidir ve “para kazandırmayan bilim bilim değildir” (M. Thatcher) mottosuyla kendini ifade etmektedir.
Bu iki farklı yaklaşım, yüzeysel olarak uyuşmaz gibi görünse de, aslında biribirini tamamlayıcı niteliktedir. Çünkü faydaya dönük teknolojik gelişmeler, temelde fayda gözetmeyen salt insanın bilme ve anlama çabasına dayanan bilgi ve açıklamaları gerektirdiği gibi, bu tür bilgi ve açıklamaların kapsamını genişletme, geçerlik ve güvenirliği artırma bakımından da teknik araçlara gereksinim vardır. Ayrıca ulusların varlıklı olmasıyla, o ülkede üretilen bilimsel bilgi arasında bir korelasyon varolmakla birlikte, bilimsel gelişime katkıda bulunan büyük isimlerin zengin veya fakir olmasıyla bilime yaptıkları katkının önemi arasında bir korelasyon bulunamamıştır.
Bilim tarihinde bir diğer önemli tartışma konusu, bilimin ilerleyişiyle ilgilidir. Acaba bilim kümülatif olarak üretilen bilgilerin, yavaş ve sürekli biçimde yığılmasıyla mı oluşur yoksa devrimsel bir süreç mi izler?. Newton, ben devlerin omuzları üzerinde yükselerek (Galile ve Kepler’i kastederek) hareket kanunlarını buldum, derken kendisine kadarki bilimsel bilgi üretimine saygı duymuş ve ürettiği bilginin salt kendisine ait olmadığını ve ilk kes kendisi tarafından ileri sürülmediğini açıkyüreklilikle belirtmiştir. Deneysel bilimlerde üretilen bilgilerin elde edilmesinde bilimsel birikimin önemi kabul edilmekle birlikte kuramsal çalışmalarda bazen eskiden üretilen bilgilerin doğruya ulaşmada bir ayakbağı olduğu da bilim tarihi araştırmalarından çıkarılabilir. Öyleki gerek Kopernik teorisine ulaşmada gerekse Flojitson teorisinin yıkılmasında hatta “hayalet esir” tartışmalarının (ışığın yayılabilmesi için gerekli görünen) uzun yıllar sürmesinde ve uzay-zamanın yapısı hakkında Einstein tarafından ileri sürülen kuramların benimsenmesinde, bu bilimsel birikim bilimsel devrimlerin gerçekleşmesini geciktirmiş ve sancılı birer doğumla doğmak zorunda bırakmıştır. Bu tartışma bugün hala sürmekle birlikte, ben bilimin bir kuramsal açıklama etkinliği olduğu müddetçe devrimsel, gözlem ve deneye dayalı bir etkinlik olduğu müddetçe de evrimsel bir karaketere sahip olduğuna inanıyorum.
Bilimin kökeni neresidir? Doğu mu batı mı? Ben bu soruya şöyle cevap vermek isterdim. Bilim belki de, ne doğuya ne de batıya ait olamayacak kadar insansıdır. İnsanın olduğu her yerde bilimsel bilgi üretimi vardır. Bence, dünyanın her bakımdan doğu-batı, kuzey-güney diye bölündüğü bir çağda, bilimin bu sınır tanımaz doğasına vurgu yapmak daha sağlıklı olur. Bilime bir zamanlar Mezapotamyalılar önderlik etmiş, daha sonraları Mısırlılar. Doğudan batıya kayan bu yelpaze içinde, bilim sancağını daha sonra Antik Yunan ve Romalılar taşımış ve onların karanlık çağı yaşadığı ortaçağ boyunca ise İslam dünyası bilim alanında en parlak dönemini yaşamış. Charles Mismer “Hristiyanlar bilgin olunca hristiyanlıkla ilgileri kesilir, müslümanlar ise cahil olunca islamiyetle alakaları kesilir.” diyerek bilim ile İslam dini arasında ciddi bir bağ tesis etmiştir. Islam dünyasında felsefe geleneğinin mahkum edilmesi, kısa süre içinde bilimsel bilgi üretiminin de sonunu ilan etmiştir. Bu bakımdan, ilk çağ ile ikinci aydınlanma arasındaki kayıp halka İslam dünyasında aranmalıdır. Daha sonra Rönesans ile Batı Avrupa ülkelerine geçen bu üstünlük bugün hala onların lehine devam etmekte gibi görünse de, bence bu bilimi herhangi bir coğrafyanın veya ulusun malı yapmaz. Bilim bünyesinde gerçekten de hiçbir ulusa ve bölgeye maledilemeyecek kadar evrensel ve enternasyonal bir ruh taşır.
Doç. Dr. Cevdet COŞKUN
Entry filed under: Bilim. Tags: .
1.
hp | Kasım 23, 2009, 6:53 pm
sayın hocam, tekrar hayırlı olsun blogunuz. ufuk dünyanızdan artık nette de istifade etme şansı bulmak güzel. selamlar..
2.
ccoskun | Kasım 23, 2009, 8:07 pm
eyvallah mustafacım
ara tatilde bu siteyi geliştirmeyi düşünüyorum
bye bye
3.
hp | Aralık 3, 2009, 5:54 pm
http://www.uzmantv.com/blog-nedir