ESKİÇAĞ UYGARLIKLARINDA BİLİM
Kasım 19, 2009 at 9:24 am Yorum yapın
Gerçekte, bilimsel etkinliklerin izi, insanlık tarihi ile koşut olarak sürülebilir. İlk uygarlıklardan biri olarak kabul edilen ve M. Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da gelişen Sümer ve daha sonra da Babil uygarlıklarında ilk bilimsel bilgi üretimi başlamıştır. Bu, daha önce hiçbir bilgi üretilmediği anlamına gelmez. Ancak yazının bulunması veya bulunan en eski yazıtlar, bu döneme tekabül ettiği için “Tarih Sümer’le başlar” düşüncesi tarihçiler arasında genel bir kabul görmüştür. Bu aynı zamanda şu demektir: Bilimsel bilgi yazı yoluyla evrensel birikime aktarılmadığı müddetçe, bilginin kullanılması ve üretilmesi ve buna eşlik eden süreç bilim tarihçisi için kesinlik taşımaz. Çünkü yazılı bir literatür oluşmadıkça bilimin gelişmesi mümkün görülmemektedir. Bu anlamda da, nesnel bir doğaya sahip olmayan, sezgisel ve sağduyuya dayanan ezoterik bir bilgi anlayışı “bilim” olarak kabul edilememektedir. Kuşkusuz bu, bu tür bilgilerin anlamsız veya yanlış olduğu anlamına da gelmez. Mesela yazılı tarih öncesinde yani M.Ö. 2500-10000 yıllarına denk düşen ve sırasıyla Yontma Taş, Cilalı Taş ve Maden çağı devirlerinde insanlar önce taşları ardından da madenleri kullanmaya başlamışlar ve birtakım basit ihtiyaçlarını karşılamışlardır.
Mezopotamya yazıtlarından, matematik, astronomi ve tıp bilimlerinde birtakım çalışmaların yapıldığı ve bir bilgi üretiminin başladığı görülmektedir. Bu dönemde, özellikle alan ve hacim hesapları yapılabiliyordu. Öyle ki sayısının Sümerler tarafından bilindiği ve 3 olarak kullanıldığı bilinmektedir. Çünkü bilindiği gibi, sayısı daire, silindir ve kürenin alanlarının bulunmasında gerekli bir parametredir. Geliştirdikleri 60 tabanlı sayı sistemi ile birinci ve ikinci dereceden denklemlerle ilgilendikleri ve Pisagor teoremini bildikleri ve kullandıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca dairenin 30 dereceye bölünmesini ve günün 24 saate saatin 60 dakikaya dakikanın da 60 saniyeye bölünmesini Babillilere borçlu olduğumuz bilinmektedir. Hatta yılın uzunluğunu sadece 4.5 dakika gibi küçük bir hata payı ile hesaplamış olmaları hayret vericidir. Ek olarak karekök ve küpkök alma ve kesirli sayıların kullanılması da bu döneme kadar uzanmaktadır. Öyle ki Roma rakamlarına nispetle çok daha kullanışlı olan bu 60 tabanlı sayı sisteminin Batlamyus’un Almagest’inde kullanıldığı görülmektedir. Çünkü Roma rakamları hem kesirli sayılar için elverişsiz hem de sıfırı içermediği için eksikti.
Bunun dışında gökyüzünün herkesi hayrete düşüren yapısı ve gök cisimlerinin periyodik hareketleri onların da dikkatinden kaçmamış, daha sonra İslam dünyasına da esin kaynağı olan Ay takvimini geliştirmişlerdir. Ayrıca Merkür Venüs Mars Jüpiter ve Satürn den oluşan beşli gezegen sistemini geliştirmişlerdir. Tıp ise her dönemde olduğu gibi bu dönemde de ilgi kaynağı olmaya devam etmiştir. Çünkü “hastalık-sağlık” konuları insan yaşamının korunması için elzemdir ve bu anlamda da insanın “yumuşak karnını” oluşturmaktadır. Bu özelliğiyle tıbbın diğer bilimlerden farklı bir yanı vardır, bazı konularda yapılan çalışmalar ve geliştirilen düşünceler mahkum edilebildiği halde tıp alanındaki çalışmalar bir süreklilik içerisinde gelişme göstermiştir. Öyle ki Antik Yunan ile İkinci aydınlanma olarak da adlandırılan Rönesans dönemleri arasında yer alan Orta Çağ döneminde her alanda yaşanan durgunluk tıp alanında bu derece yaşanmamış ve antik düşünce sistemi Güney İtalya’nın Salerno kentinde zayıf bir biçimde de olsa hayatiyetini sürdürmüştür. Bazıları Rönesans’ın İtalya’da başlamasına bunun sebep olduğunu bile ileri sürmektedir. Gerçi modern çağlarda insan kadavraları üzerinde diseksiyon çalışmalarının yapılması uzun süre Kilisenin baskısıyla yapılamamışsa da tıp bilginleri çeşitli hayvanlar üzerinde çalışmalarını sürdürmüşlerdir.
Bu dönemde Çin’ de Hindistan’da Orta Asya’ da ve Anadolu’da da bilgi üretiminin başladığına tanık olmaktayız. Bu da bizim bilim tarihini insanlık tarihiyle paralel bir şekilde ele almamız gerektiği savımızı teyit eder. Çünkü bilindiği gibi ilk modern insana ait kalıntı ve fosillere bu bölgelerde rastlanmıştır. Mesela Çin’ de ve Hindistan’da 10 tabanlı sayı sistemlerinin kullanıldığı ve modern sayı sisteminin esasını oluşturan bu sistemin daha sonra İslam bilginleri tarafından geliştirilerek Avrupa’ya taşındığı bilinmektedir. Çinliler takvim hesaplamalarında diğer uygarlıkların kullandığı Ay ve Güneş i değil yıldızları esas almışlar ve yıllık veya aylık değil günlük hesaplamalar kullanmışlardır. Çin yazıtlarında güneş lekelerinden, meteorlardan hatta kuyruklu yıldızlardan bahsedildiği görülmektedir. Yine barutun pusulanın ve bir tür matbaanın ilk kez Çinliler tarafından üretildiği ve tüccarlar tarafından Avrupa’ya götürüldüğü neredeyse kesinlik kazanmıştır. Tıp alanında ise akupunktur tedavisinin temelleri M. Ö. 2500 yıllarına kadar sürmektedir.
Hintlilerin de özellikle matematik ve astronomi alanında çalıştıklarını biliyoruz. Güneş ve ay tutulmaları üzerinde sağlam öndeyilerde bulundukları ve bazı gezegenlerin yörüngeleri hakkında ayrıntılı bilgi verdikleri de görülmektedir. Hatta Aryabhata isimli Hintli bir astronomun ilk kez dünyanın kendi etrafında döndüğü şeklinde bir fikir ileri sürüldüğü eski Hint yazıtlarından elde edilmiştir. Ne var ki onun evreni yer merkezli idi.
Mısırlılar ise özellikle astronomi ve tıp ve mimari alanlarında ileriydiler. Babillilerden aldıkları takvim anlayışını geliştirerek, güneş hareketine dayalı, 365 günden oluşan ve bugünkü modern anlamdaki takvimi oluşturan gelişmeleri onlara borçluyuz. Tıp alanında çağındaki diğer uygarlıklardan çok ileriydiler. Özellikle ölülerini mumyalama geleneklerinden dolayı anatomi hakkında çok şey bilmekteydiler. Ayrıca dişçilikte ilk kez dolgunun ve dişleri telle birbirine bağlamanın eski Mısırlılara kadar gittiği ve ilk kez dikiş atma usulünün onlarca uygulandığı neredeyse kesin kabul edilmektedir. Mimari de ise M. Ö. 2000’ lere kadar uzanan piramitler onların bu alanda da ne kadar gelişmiş olduklarına işaret etmektedir.
Anadoluda gelişen Hitit, Urartu, Firigya ve Lidya uygarlıklarında ise bilimsel bilgi üretimi hiçbir zaman Mezopotamya ve Mısıra ulaşamamıştır. Ancak Lidyalıların parayı tarihte ilk kez kullanmaları modern ekonomin öyküsünün başladığı noktayı oluşturmaktadır.
Doğudan batıya doğru gelişen bilimsel etkinlik Antik Yunan’ dan önce M. Ö. 2000-1400 arasında Girit (Minos) ve Aka (Miken) uygarlıklarını doğurmuştur. Bu medeniyetin bulunması daha yenidir. Bu uygarlık bulunana kadar bilim ve sanat tarihçileri Antik Yunan medeniyetinin nasıl filizlendiğini anlayamamışlardı. Yani Mısır’la Yunan arasındaki eksik halkayı Minos ve Miken uygarlıkları oluşturuyordu. Minos uygarlığı özellikle denizcilik ve mimaride çok gelişmişti. Doğu Akdeniz’e hakim olan bu uygarlık zamanın bilgi birikimini Mısır’dan ve Mezopotamya’dan önceleri ticaret yoluyla sonra da bizatihi bilim ve sanat adamları aracılığıyla Minos’a akıttılar. Minos uygarlığının sona erişi hakkında farklı iki görüş vardır. Birincisi Minos uygarlığının bir deprem ve onu takip eden bir tsunami ile yıkıldığı, diğeri ise buna Kuzeyden gelen güçlü Aka akınlarının sebep olduğu şeklindedir. Belki de ikisi de doğrudur. Yaşanan afet sonrasında zayıflayan Minos uygarlığı güçlü Akalara direnemedi ve yerini Miken uygarlığına bıraktı. Ne var ki bir süre sonra Aka lar da Balkanlardan gelen barbar Dor ları durduramadılar ve Akalar, Dorlar ve İyonyalılardan teşekkül eden Yunan halkı Ege denizi çevresinde kent devletleri kurarak yerleştiler. İlk kez Hellen adı da “barbar olmayan” ya da uygar anlamında bu dönemde kullanılmaya başlandı.
Böylece tacirlerin seyyahların askerlerin ve sonra da bilim ve sanat insanlarının Doğu’dan öğrendikleri bilgiler Antik Yunan ulusunun potasına akmaya başlamıştır. Ancak eski uygarlıklardaki olgu toplama, teknik bilgiyi artırma ve pratik ilgi ve ihtiyaçlara cevap arama ötesinde teorik nitelikte sorulara ciddi bir yönelme göze çarpmamaktadır. Doğanın yapı ve işleyişi üzerinde herhangi bir teorik spekülasyona gidildiği de bilinmemektedir. Ancak spekülatif ve kavramsal düşüncenin Antik Yunanla başlaması bir bakıma da tarihsel bir zorunluluktu. Çünkü gündelik hayatın yürütülmesi için gerekli bilgi birikimi bir bakıma zaten üretilmiş ve spekülatif felsefe geleneğinin yolu açılmıştı. Zaten gerçek anlamda bilim gözlemlerimizi açıklama ve evreni anlama ihtiyacının belirdiği noktada başlar. Bununla birlikte mesela Çin’de M. Ö. 6 yy’da Loa Tse ve Konfüçyus’la başlayan felsefi geleneğin nasıl olup da Antik Yunan’dakine benzer bir bilimsel düzeye erişemediği ciddi bir araştırma konusu olarak karşımızda durmaktadır. Buna Çin’in homojen ve dış dünyaya kapalı yapısı ile özellikle 14-20 yy’lar arasında hüküm süren Ming ve Quing hanedanlıklarının baskıcı tutumu sebep olarak gösterilmektedir. Yine, köy ekonomisine dayalı Çin ekonomisinin bilime ve teknolojik gelişmeye ihtiyaç duymaması ve Buda ve Tao felsefesini birleştiren Konfüçyus düşüncesinin evrene ve maddeye değil de zihne ve insana vurgu yapmasının ve bu anlamda da bir doğa felsefesinin gelişememiş olmasının neden olduğu söylense de bence bu konu daha çok araştırılmaya muhtaçtır.
Kaynaklar:
• George Sarton, Bilim Tarihinde Yöntem, Doruk yayınları
• Bilim Tarihi’ne Giriş, Sevim Tekeli vg, Nobel yayınları
• Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi yayınları
• Bilim Tarihi, Colin Ronan, TUBİTAK yayınları
• Osman Gürel, Doğa Bilimleri Tarihi, İmge yayınları
• Muammer Sencer, Bilim Tarihinde Dönüm Noktaları, Say yayınları
Cevdet COŞKUN
Entry filed under: Bilim. Tags: .
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed